14 Mart 2011 Pazartesi

Masumiyet Müzesi Üzerine: Merve Ünsal ile Yazışmalar-Paylaşımlar

21 Temmuz 2010

Sevgili Merve;

Senin Masumiyet Muzesi hakkındaki yazını okuduktan sonra benim için kitaba başlamak kaçınılmaz bir hal aldı. Yaz mevsiminin de etkisiyle zaten kendime romanlardan oluşan bir okuma listesi yapmıştım. Şansa Dünya Kupası final maçını izlemek için gittigimiz bir arkadaşın evinde, salondaki kitaplar arasında Masumiyet Müzesi gözüme takıldı ve hemen elime alıp müzenin sayfalarını karıştırmaya başladım. Maç bittiginde sekseninci sayfaya gelmiştim bile ve ilk defa maçın bittigine sanırım üzülmüştüm.

Büyük bir hırsla okudugum bu kitabı, içimde durmadan yaşadıgım yogun sızı, ofke ve merhamet duygularının eşliginde bitirdim. Senin de yazında önceden belirtmiş oldugun gibi, özellikle bir kadın olarak, kitabın deneyimlettigi yogun duygulardan arınmak ve sadece üzerine düşünmek oldukça zor. Çünkü bu bir aşk hikayesi ancak bu hikayede kadın neredeyse tamamen edilgen. Kadının (Füsun) pasif olarak rol aldıgı erkek bakışlı br aşk hikayesi... Ancak Masumiyet Müzesi basit bir aşk hikayesi kurgusundan çok öte de aynı zamanda. Kitap, 75-85 yılları arasında Türk toplumunda bir aşk yaşayış şeklinini teşhir ediyor, Kemal’ın aşkı yaşayış şeklini: Aşkın dile gelememesi, saklanıp yasakça yaşanması hatta bilinç altının derinlerine itilmesi.. Kemal, tüm bastırmaya çalıştıgı duyguları Füsun’a dair olan her detayda yeniden saplantılı bir şekilde bulmaktadır. En büyük savunma mekanızması aslında Füsun’dan bagımsız bir şekilde oluşturdugu, benim belki tik olarak adlandırabilecegim hareketleridır. Tesellisi Füsun’a dair olan her eşyadadır. Onun eşyalarını çalmak, sahiplenmek sanki Füsun’a sahip olmakla eş degerdir ve bu artık Kemal için kaçınılmaz bir süreçtir. Tıpkı tikler gibi.. Elimizde olmadan yaptıgımız kimi davranışlardır bunlar, şaşırtır, garipsenir hatta güldürür insanları. Ama biz yine de elimizde olmadan bu davranışları sergileriz çünkü bedenimiz buna neredeyse mahkumdur.

Kitabın en saplantılı ve zorlayıcı olarak geçen bu bölümünün ardından, Kemal’in yavaş yavaş mutluluga kavuşması ve onu hemen kaybedicegini düşünmemiz neredeyse eşzamanlıdır. Çünkü çok iyi bilmekteyiz ki kitabın en başında hikayesini bizle paylaşmaya başlayan Kemal çoktan hayatının en mutlu anını geride bırakmıştır. Belli ki roman kötüye gidecektir. Tam da bu noktada aşkın beklenmedik gücüyle karşı karşıya kalmaktayız.: Aşk Kemal’in katarsisi olmuştur: Eşyalarla şiirsel bir ilişki içine giren Kemal onlara anlamlar yüklemiş, ne kadar yogun hislerle bir ilşki kurdugunu unutmamak için bir koleksiyoner gibi eşyaları biriktirmiş onları sembolleştirmiştir. Bu kitabın hayattan ve edebiyattan beslendiginin farkındaydık ama artık sanattan da etkileşimler bulmaya başlıyorduk. Kemal artık yurtdışına müzelere gidiyor ve kendi müzesini kurabılmek için notlar almaya başlıyordu. Benim Orhan Pamuk’la Kemal’i özdeşleştirdigim asıl bölüm de işte tam bu müzeleştirme aşamasıdır. Kemal ya da Pamuk kuracagı müze için çok ciddi bir çalışmaya girer. Pamuk’a sahip oldugu esyaları müzeleştirmek için Kemal’in hikayesi gerekmekteydi, Kemal’in de var olabilmesi için Pamuk’a ihtiyacı vardı. Parfüm şişeleri, tokalar, küpeler, gerdanlıklar, çantalar, fotograflar...Kemal’ a birçok şey ifade ederken Orhan Pamuk için de farklı anlamlar, farklı yaşanmışlıklar taşımaktaydı. Pamuk Masumiyet Müzesi projesiyle belli ki birçok sanatçıdan da etkilenmişdi. Örnegin, 1930 dogumlu İsviçreli sanatçı Daniel Spoerri de eşyalarla çeşitli ilişkiler kurmuş ve duygusal müze düşüncesini geliştirmiş ilk kişi olmuştur: “ Gelişigüzel yenmiş bir yemekten kalan tabakları, bardakları, darmadagınık bir sofrayı masaya yapıştırarak bir sanat eseri yaratmasıyla, yemek sofrasının rastlantısal güzelligini güzel bir resim düzeyine çıkarmasıyla ünlü olur Spoerri.” Kemal’ de sıradan bir aşk hikayesinin önyargılarını, günahlarını gururla teşhir eder. Müzenin en önemli rollerinden biri olan zamanı durdurma eylemi, Masumiyet Müzesi’nde Kemal’in aşkının utançtan gurura; saplantıdan, çirkin bir tikten güzellige dönüşmesine sebep olur. Kemal’in füsuna olan aşkı artık onu aşar ve müze fikriyle kamusal bir alana oturur.

Sanırım ilk heyecanla aklıma gelenler bu kadar. Cevabını, fikirlerini en yakın zamanda bekliyorum.

Reysi

24 Temmuz 2010

Reysi Merhaba;

Mailini büyük bir keyifle tekrar tekrar okudum. Şu anda uçaktayım, rahatça sana cevap yazabilmek için uygun bir zaman oldugunu düşündüm.

Yazdıklarını okuduktan sonra benim aklıma takılan özellikle aşkın kamulaşması ve Kemal için bu aşkın Füsun’dan öte bir şey haline gelmesi durumları. Aslında cogu aşk, zaten aşık olunan kişiyle ilgili degil de aşık olanın kendisiyle ilgilidir, degil mi? Eger öyle ise, yaşananın bu kadar büyümesi, bu ana kahramanın hem trajik bir karakter hem de bir kahraman olması, tamamen kadının dışında gelişen, kişisel bir süreç üzerine yazılmış bir kitap oldugunu gösteriyor. Galiba benim de aklıma Mersault’nun gelmesi işte bu yüzdendi: Arap’ın ölümü degildi asıl konu, her zaman Mersault’nun gözüne giren güneş idi.

Peki kamusallaşma güdüsünün arkasında ne var? Bunu hala çözemiyorum galiba. Müzeleştirmek, organik ve büyüyen bir seyi temsil etme güdüsü mü yoksa kaçınılmaz olarak bu kadar büyümüş bir şey ancak bir müzede mi toparlanabilir? Müzedeki sergi neyi gösteriyor dünyaya? Yoksa yine aşkın kendisiyle mi ilgili?

Paylaşımın için gerçekten çok teşekkür ederim, beni çok mutlu etti.

Merve

28 Temmuz 2010

Merve Merhaba;

Günlerdir sana cevap vermek aklımda idi ancak bir türlü sakin bir kafayla bilgisayarın karşısına geçemedim. Senden yanıt gelince öncellikle çok memnun oluyorum ben de çünkü hiç hesapta olmayan bu paylaşımlarımız gerçekten çok keyifli bir süreç haline dönüştü.

Sana kesinlikle katılıyorum. Aşk hiçbir zaman aşık olunanla alakalı olmadı. Bu duruma psikolojide yanılmıyorsam ‘cristallisation’ ismi veriliyor yani aşk sırasında, senin yarattıgın bir kişi ortaya çıkıyor ve daha sonra kendi yarattıgın bu insanın işıgından büyüleniyorsun. Kitaptaki durum da biraz böyle bana sorarsan, hatta Füsun’un bu kadar pasif olmasının sebebi de bu. Bize gerçekten Füsun karakteri hiçbir zaman tanıtılmadı, sadece Kemal’in Füsun’u görüşüne tanıklık edebiildik.

Senin Mersault ile kurdugun ilişkiyi ben de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’undaki Mümtaz ile kurdum. Kemal de tıpkı Mümtaz gibi ‘macerası olan bir adamdır’ ve dedigin gibi bu macera onu hem kahraman hem de trajik bir karakter olarak okumamıza sebep olur. Kemal, Mümtaz gibi sevgilisinden ayrıldıgında istanbul sokaklarında hayalet gibi yürür. İki karakter de aşkları nedeniyle geçirdikleri bu psikolojik sarsıntıyı takıntılı tutumlarla atlatmaya çalışır. Mümtaz huzuru Nuran’da Kemal de eşyalara yükledigi anlamlarda bulur. İkisi de aslında ortada olmayan kadınları sevmekte gibidirler. İkisi de iki dünya arasında sıkışıp kalmış gibidirler. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dili ve anlattıgı şeyler bence Pamuk’la çok içi içe bu kitapta. Sanırım bu yüzden Pamuk da kitabın başında Tanpınar’ın Defterler’inden bu güzel, Masumiyet Müzesi’ne çok yakın olan sözleri alıntılamış: “ Evvela masa üzerindeki küçük süslerini, kullandıgı losyonları, tuvalet eşyasını seyrettim. Aldım, baktım. Bütün o kat kat elbiseler, süsler. Her kadını tamamlayan şeyler bana korkunç bir yalnızlık, acıma ve onun olma his ve arzusu verdi.”

“Müzedeki sergi neyi gösteriyor dünyaya?” sorusuna gelince Pamuk’un da söyledigi gibi müzeler, zamanın mekana dönüştügü yerlerdir. Yani belirli bir zamanın geçtigini bize hatırlatırlar. Bu açıdan bir müze fikrinin dogması iki sebepten ötürü olabilir. Kemal, Füsun için biriktirdigi bir çok eşyayı bir mekanda toparlıyor ve bu küçük müze üzerinden Füsun’u hatırlıyor, onunla geçirdigi zamanı ölümsüzleştiriyor. Peki ama bunu ne için teşhir ediyor? Neden kamusallaştırıyor? Romanın sonunda pek çok kez tekrar edildigi gibi müzeler aynı zamanda gururla ilişkilendirilen bir kavram. Utanılacak bir şey dahi olsa müzede teşhir edilen bir şey gurur kaynagına da dönüşebilmektedir. Tıpkı Kemal’in takıntılarından utanması ile o aşkı yaşayış biçimini daha sonra herkese göstererek gururlanması gibi. Peki yaşadıgın hayatın tüm sorumlulugunu alıp onu gerçekten bir mekanda bagımsız hale getirebilir misin? Kendi deneyimşerini müzeleştirebilir misin?

Tekrar teşekkür ederim, yanıtını bekliyorum.

Reysi

14 Ocak 2011 Cuma

Pera'da Frida ve Diego





"Kimse başaramaz düşlerde gülmeyi, gelgelelim
Ölmeyi de, bak, işte bunca yakındır gülmek, ölüme"
Hermann Broch

8 Ocak 2011 Cumartesi

William Kentridge: Anything Is Possible


Tek kelimeyle harıka! İnsanda üretme ve başarılı olma arzusunu canlandırıyor.


Watch the full episode. See more ART:21.

Enis Batur' dan Fisildanmalar

"Herkesin kitapliginda gizlerini mahfuz tutan bir bulmaca uslubu bekler: bir raftaki kitaptan bambaska bir raftakine seken, aralarini dolduran ciltlerden bagimsiz bir komsuluk iliskisi kuran, disaridan gelip bakanin o dizilisi kesinkes bilemeyecegi, yeniden karamayacagi bir duzen"

6 Ocak 2011 Perşembe

Haneke Üzerine Notlar

Avusturya dogumlu Michael Haneke Avrupa sinemasının önemli yönetmenleri arasındadır. Kimi yaklaşımlarının Gus Van Sant’la ilişkilendirmenin mümkün oldugunu düşünmekteyim. Haneke çogu kez sıradan insanların bile içinde barındırdıkları kötülük tohumlarıyla nasıl beklenmedik, aykırı davranışlara sürüklenebilecegini en sert, en çarpıcı şekilde anlatır. Onun filmlerini izlerken izleyici hiçbir zaman Hollywood’un şiddet dolu, kanı neredeyse pornografikleştiren sahnelerinden haz duymaz aksine her zaman üstü kapalı bir kötülük, gerilim ve şiddetle karşı karşıya kalır. Bu açıdan 'Hollywood sahneleri sıcak bir savaşı betimlerken, Haneke tamamen soguk savaşı yansıtır' izleyicinin zihnine.

Kendi yolundan hemen hemen hiç ödün vermeden yürümeye devam eden yönetmen, Saklı’da, Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parça’sında, Yedinci Kıta’da agır bir medya eleştirisi yaparken kendi yaşam döngüsüne hapsolmuş modern insanın iletişimsizligini de vurgular. Haneke için şiddetin ve kötülügün yayılmasındaki temel etmenlerden biri medaynın gün içinde sürekli yaşamımıza sızmasıdır.

Yönetmen için sinema sanatı, asla iki saatlik bir keyif-eglence alanı olmamıştır. Sinemanın, Haneke için izleyeni uyarmakla hükümlülügü vardır. Bu sebeple filmleri hiçbir zaman kolay izlenilir olmamış son derece sert uçlarda gezinmiştir. Bir Haneke izleyicisi ekran karşısında duyduğu rahatsızlık ve stres nedeniyle salt izleyen olandan ayrılır. Edilgenlikten etken olana geçer çünkü tepki verir, karşı çıkar.

Örnegin seyirciyi rahatsız eden, provoke eden bir filmi de Piyanist’tir. İletişimden son derece yoksun bir piyano hocasının sado-mazoşist fantazilere sıgınarak hayatını sürdürdügü karakterini izlemekteyiz. Duygusal iletişimden yoksun Erika ona aşık olan genç ögrencinden midesini yumruklamasını ister. Yıllarca bekledigi sevgilidir Walter, böylece artık onu aşagılayabilecek, hor görecek hatta dövecek biri vardır. Bunca zamandır neredeyse yok edilmeyi beklemiştir.

En son filmi Beyaz Bant’ta ise yetişkinler tarafından baskı ve şiddet gören çokcukların hiç de masum olmadıgını, güçsüz tarafın da bir gün iktidarı eline aldıgında nasıl aynı psikolojik şiddeti uygulayabilecegini mümkün olan en sessiz, en sakin ve en soguk şekliyle izliyoruz.

Haneke’nin deneysel sayılabilecek bir filmi de Ölümcül Oyunlar’dır. 1997’de ilk kez çektigi Ölümcül oyunları yönetmen on sene sonra Naomi Watts, Tim Roth gibi ünlü isimlerle tekrar çeker. Yalnız yönetmenin bu tutumu Gus Van Sant’ta oldugu gibi gerçekten sanatsal ve sinemasal kaygılardan dolayı mıdır? Tüketim toplumu hazmedilebilir her şeyi özümser ve yutar. Haneke’nin filmlerinin piyasa filmleri olmadıgının en büyük kanıtıdır bu, çünkü kolay kolay hazmedilemez. Oysa, Ölümcül Oyunlar’la ,tüketim toplumunun merkezinde olan Amerika’yı eleştirirken aynı filmin Amerikan versiyonu çekmesi , daha popüler isimler kullanması diger filmleriyle karşılaştırıldıgında şaşırtıcı oluyor.

Oryantalizme Genel Bir Bakış


Seyyahlar, askerler, şairler, ressamlar doguya geldiler, doguyu hayal ettiler ve sonucunda da çok geniş doguyla ilgili kültürel bir birikim oluşturdular. Doguya yönelişin temelindeki en önemli etmenlerden biri merak olsa da, biliyoruz ki, doguyla batı arasındaki ilk ilişkiler bu meraktan çok öncelere Orta Çag Haçlı Seferlerine dayanmaktadır. Bu seferlerle Hristyan olmayan Dogu fethedilmek istenir. Bu dönemde yazılanlar, çizilenler fantezi ürünleriyle de harmanlanınca bilinçsizce oluşturulmuş oryantalist bir bakış açısının dogmasına neden olur. 1450’li yıllar Osmanlının Batı nezninde büyük bir güç olarak kabul edildigi yıllar olarak görülürken; 1700’ler Osmanlının gücünün zayıfladıgı ve ressamların, yazarların belli bir Türk imajı tasvirlerinde bulunmaya başladıgı dönemlerdir. Osmanlı İmparatorluguna bir zamanlar korku ve hürmetle yaklaşan batı, artık ‘Turquerie’ denen tarzın da etkisiyle daha manipülatif bir tavır sergilemişlerdir. Bugün tartışılan oryantalizmin de düşünsel alt yapısını oluşturmaya başlamışlardır. Oluşturulan bu alt yapıda karşımıza hep aynı betimlenen imgeler ya da aynı şekilde tasvir edilen sıfatlar çıkmaktadır. Bu sebeple Batının Dogu imajı belli kalıplar içinde sıkışmış hiç degişmeyen bir imajdır. Öyle ki santçılar tüm içtenlik ve sevgilerine ragmen Doguya hayranlık duyduklarında bile Batı kültürüne muhtaç bir Dogu betimlemesi yapmaktan kurtulamazlar.

Filistin asıllı Amerikan profesör Edwar W. Said, oryantalizmi ya da kendi terimiyle söyleyecek olursak ‘şarkiyatçılıgı, batılılar tarafından doguyu yönetebilmek üzere, batılıların hazırladıgı bir düşünce bütünü olarak tanımlar. Said, yaratılan Dogu imajı ile Batının ötekileştirdigi halklar üzerindeki hakimiyetini meşrulaştırdıgını ileri sürer. Batının Doguyu keşfedilecek, betimlenecek hatta zaptedilecek biçimde nesneleştirerek tanımlaması bu oryantalist ideolojinin temelinde yatar. ‘Ben ve digerleri’ ayrımından hareketle dünyanın merkezine kendini koyan Batı, yükledigi tüm olumsuzluklarla oluşturdugu Dogu imajını günlük hayatın içine sokar. 18.yüzyıla kadar içinde samimiyet de barındıran oryantalizm, Said’e göze özellikle 19.yüzyıldan sonra, ‘kültürel ve siyasal bir olgu’ olarak karşımıza çıkmakta saf ve masum bir bilgi disiplini olmaktan çok uzaktadır.

Türkiye’de Edward Said’in Şarkiyatçılık adlı eseri için ilk kez Cemil Meriç önemli bir degerlendirmede bulunmuştur. 1982’ de Türk Edebiyat Dergisi için hazırladıgı ‘Bir Çıkmazda Dolaşırken’ isimli makalesinde Meriç, Said’in Dogunun duygularına tercüman oldugunu belirtmiş, onun oryantalizm hakkındaki ifadelerini onaylamıştır: “ Yalancı Avrupa ve şuursuz Ortadogu insanı”

Said’in eseriyle benzerlik gösteren Jale Parla’nın Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, kitabı dogrultusunda Parla da Dogulu ve Dogu imajını ortaya koymaya çalışmıştır. Doguyla ilgili hiç eksik olmayan efendilik-kölelik teması ve Batılı gezginin doguya ilerledikçe doguya karşı atfettigi yabancılık üzerinde durur. “ Dogu Batının sömürgesi oldugu sürece, zaten kurulu efendilik_kölelik ilişkisi, Doguya ilişkin metinlerin kasıtlı ya da bilinçdışı saiklerle üretilmesiyle pekişecektir.” Sömürgeciligin en tabanını oluşturan süreç ‘ötekileştirme’ sürecidir: Kuvvetli olanın kendini ‘ egemen özne’ olarak konumlandırması, sonra da zayıf olanı ‘öteki’ olarak tanımlayarak ‘nesne’ durumunda yönetmesidir. Parla’ya göre oryantalizmin içinde barındırdıgı büyük ikilem bu ötekileştirme mevzusunda yatar. Çünkü, ‘öteki’ yabancı oldugu kadar ‘cazip’, ‘baştan çıkarıcı’ ve ‘gizemli’dir de aynı zamanda. Oryantalist bir dil kuran kişi, arzu, hayal ve fantazilerini de bu söyleme eklemler. Dersimizin başından beri sorgulamaya çalıştıgımız oryantalizmin içindeki samimiyet arayışı olgusu bence Parla’nın bu yaklaşımında gizlidir. Said’in de belirttigi gibi, Batı Doguyu ötekileştirerek bir tanımlama girişiminde bulunur, kendi iktidarını meşrulaştırır ancak sanatçılar, yazarlar ötekinin cazibesine kapılmaktan da kendilerini alamazlar; görmek istedikleri fantazilerle dolu bir dünya, bir Dogu imajı yaratırlar.

Oryantalizmin en iyi anlaşabilecegi alanlardan bir olan resim sanatında, Dogunun ve Dogulunun Batılı tarafından nasıl algılandıgının en belirgin tasvirleri bulunur. 18.yüzyılda “Bogaziçi Ressamları”ile başlayan ve genellikle gezi anıları resimlerinden oluşan bu dönemde,Avrupalılar geri döndüklerinde dogunun egzotizmini bu eserler aracılıgıyla yansıtmışlardır. Ancak 18.yüzyıla karşılaştıgımız bu naif egzotizm tavrı 19.yüzyılda yerini daha bilinçli bir oryantalist resim gelenegine itmiş, resimlerin niteligi de büyük ölçüde degişmiştir. Dönemim siyasi olaylarının baş kahramanı sayılan İngltere ve Fransa oryantalist resmin de asıl inşasını kuranlar olmuştur. Semra Germen ve Zeynep İnankur’un 19.yüzyılda Oryantalizm ve Türkiye makalesinde de belirttigi gibi Oryantalist resim türü aslında yoktur ancak Romantizm akımının içinde söz edilebilir. Duygu ve coşkunlugun önem kazandıgı Romantizmde akıl ve mantık bu ögelerin gölgesinde kalır. Ne var ki, romantik eserlerde eser sahibi tarafsız degildir, kendi yarattıgı karakterlerin degerlendirmesini gözlemciye bırakmaz. Romantik sanatçı dogaya yönelir ancak bunu yaparken dogallıktan uzaklaşır, abartır, süsler ve kendi fantazilerini ekler. Romantizm akımının bu özellikleri sanatçıların Dogu ülkelerine yönelmesine iyi bir zemin oluşturuyordu. Dogu onlar için hayal kurabilecekleri ucsuz bucaksız bir dünyaydı. Örnegin, 18. Yüzyılın önemli Fransız ressamlarından olan Delacroix’ nın, “Sardanapal’ın Ölümü” ve Ingres’in “Türk Hamamı” gibi resimler tamamen Dogu görülmeden gerçekleştirilmiştir.

Osmanlı medeniyet kültür simgelerinden biri olan hamamlar Avrupa’nın gözünde de cazibesini hiç kaybetmeyen bir konu olarak karşımıza çıkar. Oryantalizmin gizemli dünyasındaki baş mekandır: gümüşten, bakırdan hamam taşları, peştamaller, havlular, fildişi taraklar ve kadın. Erkeklerin girmelerinin kesinlikle yasak oldugu hatta girdikleri takdirde ölümle cezalandırılacagı bu gizemli alan yazarların, ressamların en büyük merak ve fantazi ögesi olmuştur: Kadının merkeze alındıgı erotik harem ve hamam sahneleri, raks sahneleri oryanatalistlerin vazgeçilmez tasvirleridir.

Ancak 19.yüzyıl ressamları yalnızca hayal ürünlerinden meydana getirmiyordu resimlerini. Avrupa için bir estetik deger oluşturan Realizmin ve Akademizmin de etkisiyle sanatçılar artık gerçekçi bir tavır da benimsemeye başladılar. Semra Germener ve Zeynep İnankur makalesinde bu geçişi şöyle açıklar: “ 19. Yüzyıl ressamlarının yalnızca düş gücüne dayanan vahşet, işkence, ölüm ve erotizm konularınna egildiklerini düşünmek yanlış olur. Onlar aynı zamanda kendilerininkinden çok farklı bir dünyanın kültürü ve hayat biçimiyle de ilgileniyorlardı. Gidip gördükleri Dogu ülkelerinin yakıcı sıcagı, parlak güneşi, görkemli İslam mimarlıgı ve zengin bezemesi, pitoresk sokakları ve farklı hayatı, renkli kıyafetler içinde çeşitli insan tipleri, sanatçıların üstünde çok büyük bir etki yaparak onları bu defa, etnografik bir gerçeklige yöneltti.” Böylece, bu alanda özellikle baskı teknikleriyle oluşturulan albümler 19.yüzyıl Oryantalist ressamlara malzeme olurken Avrupalılara Dogu kentlerinin ilk görünümlerini sunmuştur.

Sonuç olarak, Batılı sanatçıların tasvirlerindeki Dogu imgesi 18.yüzyılda en iyimser şekliyle egzotik nitelendirilse de, yine de resimler alttan alta Dogu toplumunun geride kalmışlıgını, barbarlıgını, cahilligini yansıtmıştır: Batı, yani ileri olanlar, kendi üstünlügünü ötekinin geri kalmışlıgını göstererek desteklerler. Hilmi Yavuz’a göre, modernleşmeyle beraber Türkiye batılılaşmamıştır, aksine oryantalistleşmiştir. “Batılılaşma, bir medeniyet projesi olarak Avrupalı olmayı degil, Avrupalı gibi olmayı dayatan bir projedir.” Dolayısıyla bu süreç Dogulunun bile kendine Batılı gözüyle bakmasına sebep olmuş, kendi kültürüne yabancılaşmasına yol açmıştır.


KAYNAKÇA

Said, Edward W. “ Şarkiyatçılık- Batı’nın Şark Anlayışları” Metis Yayınları

Germaner Semra, Zeynep İnankur. “19.yüzyılda Oryantalizm ve Türkiye”

BULUT, Yücel. ,” Oryantalizmin Kısa Tarihi”, Kure Yayınları, İstanbul.

Parla, Jale “Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik” İletişim Yayınları, İstanbul

Parla, Jale “Oryantalizm, Hayali Dogu” Atlas Dergisi, Sayı:96

Meriç, Cemil “Bir Çıkmazda Dolaşırken” Türk Edebiyat Dergisi, Aralık 1982, İstanbul